🤭

..kişi kendini engelleyemediği durumlarda, karşısındakine koyar çeşitli engelleri.. ne zaman ki kalkar engeller, işte o zaman gitmiştir aklındakiler birer birer.. o vakit konuşmanın dili de manasızdır, susmanın pişmanlığı da..

Denge

Kalp, yalnızca beyne kırılırmış m’an’tık uğruna an’lara anı, anı’lara yaş’an’mışlık katmadı diye.. beyin ise kalbe kızarmış suratına anı’ları küt küt çarpıyor diye.. vücut ne yapsın ikisinin arasında denge sağlayamıyor diye.. düşe kalka öğrenecek o da hayatı böyle böyle..

Şarapay

Dantel kadınlara yazıl’an şiirlerin dizesiyim bu gece.. AN’da yok olup, Ay’da doğabilirim yeniden.. Güneşi yak’an ne varsa, ellerinden ellerime, gözlerinden yüreğime, dudağınd’an dilime.. hepsi içimizde.. hepsi ikimizde.. her an zihnimizde.. damla damla.. yudum yudum.. bu gece..

Güldürme!

İmla kurallarına ve noktalama işaretlerine çok dikkat edilerek yazılmış olmasına rağmen, içeriği bomboş bir “şey” okudum az önce.. Anlatım bozukluğu da yoktu o “şey”de, ama anlatımı bozuktu en az o “şey”in anlatanı kadar.. anlatmış birkaç güzel sözcüğü ziyan ederek ve vermiş bir kaç söz, birkaç sözcüğü iğfal ederek.. ben okudum, gözünüz sizi esirgesin okuduğum “şey”den.. ben güldüm, siz daha çok gülün güneşten.. Ben öldüm gülmekten, yazan yaşam dile/n/miş gülüşü, güneş toplayan ellerimden.. Ayy ne çok güldüm cidden.. 😆😆

An

Yaş’an’mamış onca şey varken ve yaş’an’mayı bekleyen çokça şey hayatımızd’an akıp giderken, hayıfl’an’malar da pişm’an’lıklar da boş yere meşgul etmekte an’ımızı.. oysa an’ı kaçırmasaydık belki de daha da çok anı’mız olacaktı yüzümüzü gülümseten.. ömür geçiyor.. zam’an adı altında an, anı’sız kayıp gidiyor avuçlarımızd’an.. bazen k’an’ıyor avuçlarımız eksik anı’larımıza sitem dolu gözyaşlarıyla.. bu da büyük bir hata.. an, anı olmad’an, an’ı yaşamadıys’san, hata senindir.. ağlamak da sızl’an’mak da boşa harc’an’an zam’an’dır.. sadece kayıp ve ziy’an..

Bazen Hamuş, Bazen Bişnev

Bir şey söylersem, her şey susacak.. bir şey söylersem, her şey bitecek.. ve her şeyi söylersem, bir şey başlamayacak.. bazen en güzeli susmak, bazense sessizce sessizliği dinlemek.. bazen ben sussam da, sen bazen dinle.. bazen duyarsın belki, bazen ben sussam da.. yine de dinle bazen söylediğim cümleleri sen sessizlikte, bazen sadece sessizce..

#414

Uzatsam elimi dokunabileceğim kadar yakınımda olan, dokunmaya çalıştıkça fersahlarca uzaklaşan bir umursamaz ruhtan umduğum medeti, ummadım hiçbir tanrıdan.. gözünün beş geçesindeki noktaya mıhlandım, ömrümce aşklara tutsak olmadığım kadar.. koynumda ağladı başka adamlara, başka kadınlara, başka hayatlara; gülmedi bana özlemlerine gülümsediğinin noktası kadar.. et oldum, el oldum, el alem oldum, alternatif oldum, nefret oldum, intikam ve de düşman oldum bakışına; yar ve yareni, elinden tutanı, gözünden sakınılanı, hayatının kozu, kupasının kızı olamadım.. ne ettimse vatanı, koynunda yatanı, hayatına anlam katanı olamadım.. hiç mi bir şeyi olamadım..oldum elbet.. hem de çok şeyi, çok da güzel oldum yeri geldikçe.. bacak açanı, yeri doldurulanı, dışladığı, yerine koyduğu, boşluğunu doldurduğu, yiyecek eti, değecek teni.. yani kısaca hiç bir şeyi.. oldum.. herşeye rağmen çok da güzel hiçbir şeyi oldum, çoğu zaman belki de her an..

Ömür

Ömür dediğin, hayıflanmalar ve pişmanlıklar arasında geçirdiğin, içinde kalanlar ve içinin gittikleri için , için için kanadığın; an kadar kısa ve sonsuzluk kadar uzun esaret süresidir.. Ömür dediğin ya tüh diyerek hayıflandığın, ya da keşke diyerek pişmanlık duyduğun iki kısacık an’dır..

Anla/t/ma/k

Anlatmak istediklerimi, anlatarak anlatabilseydim, ve sen anlatmak istediklerimi anlattığımda, anlattıklarımı anlayabilseydin; anlatarak ve anlayarak anlaşabilirdik belki.. ben anlatarak anlatamadım, sen gözlerime bakmadın.. birbirimizi hep başkalarına anlattık.. birbirimizi hiç anlamadık..

Geç

Kaç kadından geçmiş kaç adam, kaç acıyla serden geçmiş kaç kadın gördüm.. yardan geçmiş diğer yarılar, ardan geçmiş kalanlar gördüm.. kaç kadın, kaç adam, kaç göz, kaç öz, kaç şehir, kaç ülke gördüm.. kaç yarım gülüş, kaç tam ölüş gördüm..kaç bedende kaç yitik ruh, kaç ölü ruhta kaç yeni direniş, kaç eski can çekiş gördüm.. geceyi geçmiş boş sokaklarında şehrin, kaç kendinden geçmiş boş beden gördüm.. bin şehirden geçmiş, bir tenden, bir tinden geçememiş kaç kadın kaç adam gördüm.. kaç eksik geliş, kaç tam gidiş gördüm.. közü geçmiş nar ile yanan, özü geçmemiş aşklar gördüm.. kaç kaçış, kaç yakalay/nış gördüm.. gözlerimi kapattıkça, acımla gördüm.. acımı azalttıkça, açısı artan bin darbe gördüm.. geçmişi usumdan süzdüm, Cassandra misali geleceği gördüm.. kaç inanca karşı geldim, kaç inkarı es geçtim.. kaç yendim, kaç yenildim, kaç düştüm kaç kalktım bilemedim.. herkesten geçtim.. kendimden geçtim.. nefesimden vazgeçtim.. gördüklerime gülüp geçemedim..

Cahiloğlu

.. eskiden de son güzel günlerimizin yakın olduğunu duyardım hep.. düşünürdüm sonuncusu mu bu denize bakışımın, sonuncusu mu güneşin beni yakışının, son yudumu mu denize karşı kaldırılmış kadehimin ve daha sevdiğim pek çok şeyin diye.. sonra silerdim kötü düşünceleri birer birer aklımdan. An’da kalmaya çalışır, denizle gök yüzünün buluştuğu son noktanın ilk çizgisini yakalamaya çalışırdım kısık gözlerle.. şu sıralar yine felaket haberleriyle, yine gerçekleşmesi muhtemel kötülük senaryolarıyla dolu tüm dünya.. iyi günleriniz geride kaldı diyordu bir alt yazıda.. kuraklık, kıtlık, hastalık, dünya savaşları gibi nice olumsuz enerji barındıran sözcükler dolaşıyor gözümün değdiği tüm yazılarda ve kulağımın işittiği tüm seslerde.. beni çok ürküten bir cümle bu “iyi günleriniz geçmişte kaldı artık!” Önceden kulaklarımı bi’ süreliğine de olsa kapatıp, böyle cümleleri işitmemeyi becerebiliyor ve biraz da olsa an’da kalabiliyordum.. ancak artık bu yetimi kaybettim.. Çünkü pandemi günlerinde yeterince yıpranmış ama hala akıllanamamış bir güruh var karşımda olanca gücüyle duran.. her daim şikayet eden ama çözüm yolu için kılını kıpırdatmayan.. susuzluktan korkan ama musluğunu kısmayan.. ekolojik dengenin bozulmasından dem vuran ama hayvanları korumayan.. dimdik karşımda işte duyarsızlığından güç alan, dünyanın felaketinde en büyük payı olan, durmadan üreyip kendi gibi cahiloğlu doğuran..

özledik hepimiz de değil mi deniz havasını içimize çekmeyi, güneşin tenimizden rüzgarı kovmasını, rüzgarın güneşe kafa tutmasını.. tüm bunları her bir hücremize kadar hissetmeyi.. hissedip an’da kalıp kötüyü düşünmemeyi.. ben özledim.. sizi bilmem ama ben gerçekten çok özledim.. karlı havalarda bata çıka yürümeyi, yağmurlu havalarda sırılsıklam olana dek gezmeyi, rüzgara karşı yürümeyi.. ama en çok da bunları mevsiminde görmeyi.. Ocak’ı kış gibi, Nisanı bahar gibi, temmuzu yaz gibi ve Kasımı güz gibi yaşamayı.. ben çok özledim..

Tehir

Yolunda gitmeyen onca şey varken ve gidecek hiçbir yolumuz yokken, varmamız gereken onca sonuç vardı.. ne yoluna koyabildik, ne bir yol bulabildik ne de son’a erdirebildik.. mutsuzlukları sonuna kadar yaşarken, mutlulukları hep son an’a erteledik..

Çocuk Kadınlar

Kadınlar, içlerinde onarmayı başaramadıkları acılarını, saçlarını değiştirerek sarmaya çalışırlar.. suya atılan taşın geri sarım filmi gibidir bu değişiklik.. saçlardan başlar, bakışlarda devam eder, ruhlarında son bulur.. bazen başarır ve yeni bir kadın, tek kişilik bir dünya olur nihayet bu köklü değişimin sonucunda.. bazense makas darbelerine rağmen hayal kırıklığı olur ruhlarında.. saçları kısalır, dertleri uzar.. rengi değişir saçlarının, hüzünlerinin rengi değişmez.. yarasının adı değişir, yükünün ağırlığı değişmez.. düşleri dönüşür, düşüşleri değişmez.. Kanar dizleri hep çocukluğundan yadigar acılarla..

..

Bir diş sarımsağı bir kadeh rakıya meze yapan adamın, kirletmemekmiş niyeti, kadının tenini.. sekste her iki taraf da gönüllüyse kirlenmezmiş zaten kimsenin bedeni ama, adam bunu bilmiyormuş tabi.. bir de.. sanki rakı içenin varmış da, sevişenin cennette yokmuş yeri.. adam bunu da bilmiyormuş safi.. öyleyse gitsin öte dünyada beklesin dili ballı, ay tenli hurileri..

Biçare

Dışın prens olsa ne fark eder; özün kara kurbağası olduktan sonra.. prenses seni öper öpmesine de, kurbağalar bulanık sularda yüzüp, sinek yemeye alışmıştır bir kere.. bunu bilen biçare prenses ne çare bulabilir ki senin derdine?

Masal

..öyle masallar var ki insan dinlemeye doyamıyor; öyle gerçekler var ki insan yaşamaya dayanamıyor.. ve öyle an’lar var ki insan masallara gerçek gibi inanıp, gerçeklere masalmış gibi karşı çıkıyor..

Yaş

Alınan her yeni yaş’a yapışan bir hüzün vardır, dudak kıyılarından ve gözlerden sızan.. akıtılan her bir damla yaş’a, feda edilen yaşlar vardır her yılın “aynılığı” acımasızlığında.. kaç yaşına kadar yaşarsan yaşa, dokunmadıysa dilin gözünden akan yaş’a, istediğin kadar tek tek sek bakalım seneleri sen, yine de bakakalırsın yaşamadığın anı’sız an’ların ardından.. yaşar yaşar yaşar da başkaları senin adına, sen seksen de sekmesen de yıllar bir gün yazar kafa kağıdına: oldun artık sen de seksen.. ömrüm yeter de o günleri görürsen..

0211

İnsanlarının kalplerinin karalığına tezat bir şekilde, adı ak olan bir şehrin soğuk toprağına koydum üç yıl önce bu gün dört ayaklı evladımı.. Tam 16 yıl bana en şımarık günlerimi yaşattı.. üç yıldır eksik gedik, ifade edemediğim bir şekilde idare ediyorum tatsız tuzsuz.. ve bu gün enkaz altından çıkarılan bir bedenin dersime dahil bir ses’e ait olduğunu öğrenmenin üzüntüsü içindeyim. Tanımadığım bedenlere ait tanıdığım seslerdi bu yılki öğrencilerim ama yine değerli, yine özellerdi.. göz göze gelmedi belki gözlerimiz ama aynı korkuyla, aynı hızla attı yüreklerimiz her saniyesinde sallantının.. ben tutundum hayata şimdilik, ama küçük ruhun tutunamadı.. üzgünüm.. Çok üzgünüm.. bazı tarihleri sevmiyorum, sevmeyeceğim, sevemeyeceğim..

Miras

Küçücük bir çocukken en sevdiğim oyuncaklar kitaplardı. Zaten öyle satın alınmış çok oyuncağımın olduğunu da söyleyemem. Çamur,eski ipler, taşlar benim için en değerli oyuncaklardı..Sokakta saatlerce kendimi oyalayabilirdim bu kıymetli mal varlığımla.. soğuk günlerde ise gider babamın gazete kağıtlarıyla kaplanmış naftalin ve nem kokulu kitaplarını oyuncak yapardım kendime. Onları özenle içinde bulundukları koliden çıkarır,büyükten küçüğe, inceden kalına doğru dizer, içlerini sayfa sayfa açar, satır satır koklar ve düzenimi beğenmez yeniden başa dönerdim. Bazı kitaplar vardı, belki 15 20 sayfalık ve iri bir cüzdana sığacak kadar küçüktü.. okuma yazma bilmezdim ama yine de anlam veremezdim o kitapları neden aldığına babamın. Benim gözümde o zamanlar kitap ve içinde sakladığı bilgi doğru orantılıydı. Babama “atalım bu kitapları bunlar ince” dediğimdeyse “Kitaplar içinde bilgi saklayan gizemli sandıklardır, kimisi küçük kimisi büyüktür sandıkların, ama hepsinin içinde de çok değerli sırlar saklıdır” derdi bana.. “ve bir gün bir Bilge gelip tüm bu sandıkları açarak kitapların içindeki sırları tüm insanlığa eşit şekilde dağıtacak.. ve o günden sonra kitaplar çuvallarla ya da kolilerle saklanmayacak, toprağa gömülmeyecek.. o gün geldiğinde güneş dünyayı başka aydınlatacak.. Dünyayı aydınlığa kavuşturan o Bilge sen ol diye adını Bilge koyduk zaten” derdi.. korkardım babamın söylediklerinden, ya güneş beni yakarsa, ya dünya üstüme düşerse diye.. ama yine de korkuyla karışık bir haz duyardım dünyayı elimde kocaman bir güneşle aydınlattığımı düşündükçe.

Babam çoğu zaman eve gelirken elinde ya da cebinde kitapla gelirdi. Sabahlara kadar oturur, bi yandan sigarasını içerken bi yandan da kitabı bitirmeye çalışırdı. Gece ne zaman uyansam babamın kitaba odaklanmış gözleri kan çanağı, soğuk odası duman sarısı, elleri endişeli olurdu.. annemle bir anlaşma yapmışlardı.. eve “sakıncalı” kitap getirmeyecekti. Babam sözünü çok uzun süre tutamadı. Gazete kağıtlarına sarılı inceli kalınlı kitapları eve getirmeye yeniden başladı.. bir gece annem ablamı, beni ve kardeşimi gece uykumuzun en tatlı yerinde, en acı sesle kaldırıp, kanatlarının altına alıp, Tandır Teyzenin evine götürdü. Ağlıyordu hiç durmadan.. “Dünyayı o kurtaracak sanki, beni düşünmüyorsa üç çocuğunu da mı düşünmüyor” diye uzadıkça uzayan ağız dolusu ağıtlar yakıyordu. Dünyayı benim kurtaracağımı acaba annem bilmiyor muydu? Tandır Teyze ise sessizce annemi dinliyor, ileri geri sallanıp ara sıra da usul usul dizlerini ovuyordu . Küçüktüm ve o gece uykuya yenik düştüm. Eve ertesi akşam gittik. Babam odasında, elinden hiç düşürmediği sigarası ve ağırlaşmış ruhuyla, radyodan hafif müzik diniyordu. Önünde okuyup okumadığını anlayamadığım bir kitap vardı ve gözleri bu sefer okumaktan değil ağlamaktan kan çanağıydı.. Annem babamın yüzüne bakmadan mutfağa girdi. Havada bir hüzün kokusu vardı, ellerimde çaresizlik.. bişey yapmam gerekiyordu. Ya oyun oynamam, ya ağlamam, ya da gülmem.. sessizlik büyüdükçe hüzün de artıyordu. Oyun oynamaya karar verip, gidip karyolanın altındaki kitap kolisini çıkarmak istedim. Dünya üstümüze yakılmasın diye dünyamızı kurtarmaktı niyetim ve belki de dünyayı kurtarmaya başlamadan önce babamı kurtarmam gerekiyordu bu hüzünlü sessizlikten. Karyolanın altına süzüldüm ama orası bomboştu.. sürünerek iyice ilerledim, yatağın yaylarının sırtıma basmasına aldırış etmeden. Bir uçtan öbür ucuna kadar süründüm yatağın, ama koli yoktu.. ilk değildi bu.. o yüzden şaşırmadım ve sormadım da koliler nerede diye.. Biliyordum yine toprağın altına saklamıştı babam onları, askerler polisler zarar vermesin diye. Ama babam bu sefer neden ağlıyordu işte bunu bilmiyordum. Babamı ağlarken gördüğüm o gün aslında biraz da büyümüştüm.. oyuncakları elinden alınmış çoçuk gibiydi karşımda o dev adam.. kitapları için mi ağlıyordu, elinden alınmış zaferi için mi, karartılmaya çalışılan dünyası için mi, eşitlik özgürlük adalet üçlüsünün mücadelesini kaybettiği için mi, çocukları için verdiği daha iyi gelecek mücadelesinin, daha iyi bir geleceği getirmediğini öğrendiği için mi, dünyası başına yıkıldığı için mi, karısı resti çektiği için mi.. neden bilmiyordum ‘o zamanlar’… üstünden bi’ süre geçti, babam enkazın altından yeni kitaplarla yeniden çıktı, annem yeni gelen kitaplara yeni serzenişlerle dolu yeni tepkiler gösterdi ama bi’ süre sonra yeni kitaplara da alıştı.. değişmeyen tek şey babamın sabahlara kadar okuma hırsı, ama dünyayı kurtaramamış olmasıydı..

Yıllar sonra büyüyüp, babamın kitaplarını koruyup saklamak için gömdüğü yaşlara geldiğimde, bir gün babamı kitap kolilerini boşaltmış kendince bir düzene göre sınıflandırmaya çalışırken gördüm. Yıllar sonra, elinde kitapla işten gelen bendim, soğuk odada yerde oyuncaklarıyla oynayan ise babamdı.. sabahlara kadar okumaktan kan çanağı olmuş gözlerimden iki damla yaş süzüldü.. hala yasaklı kitaplarına zarer verecekler korkusuyla onları kitaplığa yerleştiremeyen babam, tıpkı benim çocukluğumda yaptığım gibi kitapları ayırıyor, üst üste diziyor, sayfalarını kokluyor, gözleri iyi görmediği için uzaklaştırıp yakınlaştırarak satırlardaki notlarını okumaya çalışıyordu.. öylece dona kaldım. Baktığım babamdı, ama gördüğüm geçmişte bıraktığım küçük kız çocuğuydu. Yine elinde kitapla işten gelen ise gece boyunca okumaktan gözleri kan çanağı olmuş kişi ben değil de babamdı.. ne kadar aynılaşmıştık aslında.. ben büyüyünce o olmuştum, o da büyüdükçe küçülmüş, ben olmuştu.. sahaflardan özenle aldığı tüm serveti yatıyordu yerde. Binlercesi toprak altında çürümüş, yüzlercesi yakılmış, onlarcası ödünç alınıp iade edilmemiş, ona rağmen biriktirilmeye devam edilmiş ve sayısı yeniden binlerceye ulaşmış, emek emek büyütülmüş bir servet.. artık kızına emanet edilecek bir miras.. kendi yaşından bile büyük kitapların olduğu, her türlü eserin varlığını sürdürdüğü, hiçbir paranın satın alamayacağı kadar değerli bir servet.. meğer en kıymetlilerini bana emanet etmek için yatırmış yere boylu boyunca, ve vedalaşıyordu kıymetlileriyle son kez..

tam 17 yıldır her taşındığım eve koli koli taşıdım bu büyük mirası. Tıpkı babam gibi ben de korktum yeniden gömülecekler toprağa diye. Ödünç alıp da vermeyecekler diye kitaplıklara koyamadım ta ki yakın geçmişe kadar.. kolilerin içinde sakladığım kitaplara hayranlıkla, hayretle bakakaldım.. artık korkmuyorum onları kitaplığımda sergilemekten. Baktıkça daha da çok inanıyorum, bir gün çok okuyan bir bilgenin gelip tüm dünyaya eşitlik adalet ve özgürlük dağıtacağına.. ve her gün parmak uçlarımı gezdirerek bu kitaplarda geçmişle bugün arasında uzanan o köprüden, satır satır ellerimin üzerinde geçtiğimi hissediyorum hüzünle, huzurla, umutla.. teşekkürler baba..

Unutma

Ben unuttum.. sen hatırla.. melankolik şarap kadehlerinden arda kalan gecelerde, küçücük bir arabada kocaman kayıp hayatlarımızı aramaya çıkışımızı unuttum ben.. sen hatırla.. Ruth’un mavi gözlerinin gizemini tartışırken, ve Martin’in sakarlıklarına gülerken, gün batımını izlemeyi unuttuğumuz o akşamı unuttum ben.. sen hatırla.. o çok sevdiğim kafede, daldığım kitabın derininden bir anlık kafamı kaldırmamla göz göze geldiğimiz o ilk an’ı hep hatırladığımı da unuttum ben.. ama sen hatırla.. altını çizdiğin satırlarla ve üstüne aldığın notlarla dolu en sevdiğin kitabının, en sevdiğim kitabımın yanında durduğunu unuttum ben.. sen hatırla.. Şehvetli gecelerin sonunda, birbirine küsmüş çocuklar gibi iki ayrı köşede acıyla, pişmanlıkla,isyanla akıttığımız gözyaşlarımızı ben unuttum.. ağlarken birbirimizi hiç teselli etmediğimizi, çünkü tesellisi olmayan acılarımızın olduğunu, birbirimizi bu kadar iyi bildiğimizi, senin ben olduğunu, benim sen olduğumu hiç dillendirmesek de bildiğimizi ben unuttum.. birbirimizi bildikçe birbirimizden gittiğimizi, birbirimizden gittikçe özgürleştiğimizi, özgürleştikçe yittiğimizi ve birbirimizi de yitirdiğimizi ben unuttum.. hayatın intikamını bedenlerimizden ve ruhumuzdan aldığımız bazı gecelerde, senden kaçıp, deli gibi sahilde dolaştıktan sonra, bir tekmeyle boşluğa savurduğumun kum değil, sunturlu bir küfür olduğunu unuttum ben.. gitme deseydin kalacak kadar korkak olduğumu, gitme diyemediğim için, gidecek kadar cesur olduğunu unuttum.. ben, beni de, seni de biz olmayı istememiş ikimizi de unuttum.. ama sen hatırla.. ceza olsun cesaretine diye değil hatıralarımızı hatırlamanı isteyişim.. birimizin yaşatması gerektiğini hatırladığım için unutmanı istemeyişim.. o yüzden sen hep hatırla.. çünkü ben daha neleri neleri unuttuğumu da unuttum.. ama sen hep hatırla..

Sev/işme

İllegal sevişmeler, sevilme hayalinin dizine başını yaslamak için sığınılan legal dürtüler sonucu yaşanır.. sonu hep hüsrandır..

Heves

Yazdıklarımız yaşadıklarımızdaki fazlalıkları çıkarıp, yaşanmamışlıklarıma eklediğimiz eksiklerimizdir.. yazdıklarımız aslında heveslerimizdir, yazmadıklarımız ise heveslerimizde gizlediklerimizdir..

Öyle İşte

Ya heptir “yaşam” ya da hiçtir, hep yarıda kalan.. Ya dip olur acılarla hep’e erersin, ya üstte yüzer sığ gezer hiç’e düşersin.. her ikisi de yaşam sanılan ölümdür özünde.. böyledir işte dünya..

Ceset cenin

En illegal yollarla gelen bir bebek kişisi daha en legal yollarla gitti.. gitmeyi tercih etti.. alıştım artık kaybetmelere dese de dilim, yüreğim kaldırmıyor artık kana bulanmış çöp parmakları görmeye.. gitme kal dedim, ama dinletemedim.. içimde çürüyen her cenin aslında sararıp çürümesidir düşlerimin..

Sahte


..kusurlarımızı gizlemek midir taktığımız maskelerin sebebi, kusursuz olma çabası mı? Kanmak mıdır asıl amacımız yoksa kandırmak mıdır kaygımız.. bir kişinin en çok kaç maskesi olabilir, gün içerisinde kaç kere değiştirme hakkına sahiptir.. bu hakkı benliğinde özerklik ilan etmiş delilik mi verir kişiye, kişi hakkını söke söke mi alır kendi elleriyle? Taktığımız maskeler öz bilinçle yaptığımız tercihlerin yansıması mıdır, yoksa zorla derimize yapıştırılan züppe kurallar sonucu bahtımıza düşen midir? Bugün sizin görmek istediğiniz maskeyi mi taktım, yoksa siz mi görmek istediğiniz gibi gördünüz benim taktığım maskeyi? Hangisi gerçek, hangisi ben.. hangisi benden öte..hangisi siz..hangisi sizden.. yoksa maskeler sadece yansıması mıdır puslu ruhumuzun şeffaflığa olan karşılıksız aşkının.. NOT: yüzde elli indirimli standımızdan maskenizi seçmeyi unutmayın, yeni güne yenik başlamayın..

Savaş&seviş işler

Sevgilere sevişmeler de yetmeyince, insan başka arayışlara düşüyor yalnızlığını kamufle edebilmek için.. Mihaniki hareketler yetmiyor sevişirken bedenlere.. istiyor ki bacakları ağrısın gecenin sonunda o yataktan sırılsıklam kalktığında.. istiyor ki rutinin dışına çıksın.. istiyor ki dünyadan alamadığı intikamı kendi bedeni de dahil alsın her iki bedenden, ödetsin bedelini dingin olamamış ruhunun.. sevişmeler aslında kişinin huzur bulamadığı ruhunun aldığı intikamıdır huzur verememiş bedenlerden.. sevişmeler aslında huzursuz ruhların savaşmalarıdır huzur verememiş bedenlere karşı açtığı.. o yüzden sevişmelerde bir kazanan bir de kaybeden muhakkak bulunur.. ve sanılanın aksine orgazm takliti yapan kadın değildir sekste kaybeden.. Zafer kazandığını sanan erkektir bir savaşın muzafferi olduğunu sanan mağlup komutanı..

Ömür

Gözlerimi açtım,

Göz attım,

Göz gezdirdim,

Göz yumdum,

Gözümü açtım,

Gözlerimi kapattım..

İşte ömür budur..

Göz açıp kapayıncaya kadar, kaşla göz arasında geçiveren, kısalığı gözden kaçıveren o tek bir an’dır ömür..

Hiç

Sona ulaşmak için en başa dönmek gerek bazen.. sonuçta “hiç”liği hissetme aşamasına gelene kadar hepimiz “her”şey olmadık mı bi’ zamanlar.. ya da hayatımızdaki herkes bi zamanlar “her”şeyimiz olmuyor mu “hiç” bir şeyimiz olmadan önce..

Yalancı 40 Yıl

Her daim yarım kalan bir şeyler vardır insanın hayatında.. tam her şey tamam derken bi de duyarsın ki o bir sözcük, o bir cümle yüzüne vurur herşeyin natamam olduğunu.. başa dönersin o tek bir sözcüklü cümleyle.. anlarsın ki ne gelişler senin içindir, ne kalışlar sana aittir ne de an’lar seni içerir.. sonra dilin varmaz git demelere.. yine de içinden bir tek cümle dökülür tek sözcüklü: Git.. arkanı dösnersin gitmez diye kalkar bi’ kahve yaparsın kırk yıl hatırı var diye.. daha kahve pişmeden, cezveden taşmadan, fincana dökülmeden, gelir bakarsın ki git derken gitme demek istediğin adam kalkıp gitmiştir masadan.. kalakalırsın.. iki fincan acı kahve 40 yılını değil, 40 saniyesini tamamlamadan dökülüverir ömrünün can damarından hiçbir yol ayrımına uğramadan.. 40 yıl değil miydi oysa bir fincandan geriye kalan..

Yok/sun/um

..ve sen anlatmadın, ve ben duymadım.. ve “şimdi” bitti, ve “sonra” oldu.. ve o an ve o rüya tam da o anda bitti, ve ben gözlerimi açtım ama uyanamadım.. ve sen anlatmadın ama ben anladım.. ve sen yoktun.. ve ben hiç var olmadım.. ve sen hiç var olmamış bir deli kadının hiç gerçekleşmemiş düşünün hiç ölmeyecek düşmanıydın.. yok olmalıydın………

Özleme/k/mek

Mümkün olsa özlerdim ne olduğunu ya da ne olmadığını hatırladığım şeyleri ya da kim olduğunu bil/e/mediğim kişileri.. lügatımda yok özlemek.. bunun için af mı dilemem gerek?

31

Her orgazmdan sonra bi’ süre sevişemeyeceğini sanır insan, ama daha kurumadan bacaklarının arası, açısı daha da geniştir bacaklarının.. Yazmak da tıpkı sevişmek gibidir.. beynini bir kaç satır, bir kaç sayfayla boşalttıktan hemen sonra, sonsuza kadar eline almayacağını sandığı kaleme daha bir sıkı sarılır elleri, unutmamak için beyin kasıklarındaki ağrılarının sebebini.. laftan anlamayana konuşmak ise tatminsiz bir mastürbasyon sadece..

Korku Cesareti

Korkunun yemi cesaretimizde saklıdır.. korkularımızı korkmaya cesaret ederek besleriz.. ne zaman ki korkularımızdan sıyrılırız, işte o zaman eksildiğimizi hissederiz. Çünkü bizler korkularımızla her daim omuz omuza gideriz.. oysa korkmamaya cesaret edecek kadar gözü pek olmalıyız.. çünkü korkulardan sıyrılmak insana hamle yaptırır..

..

Hastalık kelimesini de hasta olmayı da sevmediğimdendir baş ağrısı diye bir şeyin bile varlığını inkar edişim.. Gözlerimin arkasında çıkış kapısını zorlayan sayısız cücelerim var..

Veda

Çıplak gelirmiş meğer ölümler şarkının da söylediği gibi.. ama ağlasam da yağmur düşürmüyor seni.. ölümler çıplak ve vakitsiz geldi.. en zor görevi bana bıraktı ve alıp emanetini gitti.. kapı açık olsa da giren yok artık içeri..

Güç Ne Güç

Bazı kadınlar babalarını iki kere kaybettikleri için hep çocuk kalır, büyüyemezler.. yaraları kabuk tutmaz.. hep içten kanarlar.. ve hep çok, hep boş çaba harcarlar büyümek için.. hayatta hep düşerler, tam kalktım derken yeniden takılırlar.. taşa değil, taş kalplı insanlara.. Tıpkı Sisifos gibi.. hayatları hep yuvarlanmaya mahkum kayadır hiç vazgeçmeden taşıdıkları.. bile bile taşırlar.. düşeceklerini, kanayacaklarını bile bile.. “güç” ulaşılması en “güç” duygudur babasız kadınlar için..

İfşa

Çöküyor tüm ağırlığıyla..oturuyor dünyamın ortasına..

…?

…?

Bazen her ikisi de.. hem biliyor olman ağır geliyor.. yalan gibiydi herşey, rüya gibi, yırtık bi kitap sayfası gibi başı yok, sonu yok.. bazen de yaşanmışlığın gerçekliği.. orda ur gibi duruşu, büyütülüp, ele geçirişi..

Düşündüklerimi hiç söylemem ki ben.. söylediklerimi düşünürüm hep..

İrade-i idare

Her mecburiyet bir mağduriyettir.. mağduriyetlerimiz ise özgür irademizle seçtiğimiz mahkumiyetlerimizdir.. sonuç olarak insan evladı yüzyıllardır özgürlüklerinin tutsağı olagelmiştir.. ve bu tutsaklığı kendi özgür iradesiyle tercih etmiş ve yine yüzyıllardır iradesini idare etmeyi öğrenememiştir.

Şahsına münhasır

Şu insanevladı denilen sözde “modern”, özde “bastırmayı başaramadığı en ilkel dürtüleri barındıran” zavallı hayvan, hiç mi dönüp özüne bakmaz aynada.. hiç mi masaya kendini yatırmaz. Hiç mi utanmaz kadına şiddeti eleştirirken, kendi uyguladığı psikolojik şiddetten.. hiç mi arlanmaz tecavüzcüleri eleştirirken kendi isteği dışında çırılçıplak soyduğu kadına eril gücünü uygulamış olmaktan.. hiç mi yüzü kızarmaz, kendi yaşıtlarıyla sevişmeyi öğrenmesi gereken daha yeni reşit olmuş bir kadınla, ak düşmüş sakalına rağmen, sevişme hayalleri kurarken.. utanmaz anlaşılan ki, haya anlayışı arlanmak değil aklanmak olmuş ve kendini hiçbir vasfı olmadığı halde laf ebeliği yapan, ucuz bir sosyolog hatta psikolog ilan edip, sadece boş yapıp, kadınlar üzerinden var olmaya çalışır hale sokmuş.. zavallı ki duruşu tacizci ve tecavüzcüleri yerden yere vururken, kadına şiddete karşı duruş sergilerken,oluşu şahsına münhasır bir iki yüzlülükle kadına her türlü şiddeti uygulamayı kendine hak görmüş.. toplum gözünde örnek erkek olmaya çalışıp, şahsına indirgeyince, kadın düşmanının hası, iki yüzlünün önde gideni olmuş.. özü mayasına bağlı en ilkel dönemden kalmadır pek çok erkeğin.. değişmez, değiştiremezsin.. ya severken çıkar iç yüzü, ya sevilirken, ya da sevişirken..

Ütopya mi Distopya mi?

Olumsuz bir geleceği, kötü bir hayatı ifade etmek için kullanılan ve Yunanca kökenli bir kelime olan DİSTOPYA, ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılmıştır ve GELECEKTE olabilecek toplumsal problemleri ve bu toplumu oluşturan bireylerin kötü hayatlarını tanımlamak için kullanılmaktadır.Ayrıca otoriter ve baskıcı bir sistemi de ifade etmektedir. İlginç bir şekilde DİSTOPİK toplumlar, özellikle konusu GELECEK ZAMANLARDA geçen hikâyelerde yer alır. Toplumdaki politik, ekonomik, teknolojik ve dini problemlere dikkat çekmek için distopik toplumlar sadece felsefe ve sosyolojide değil aynı zamanda edebiyatta da yerini almıştır. Bunlardan en ünlüleri George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Hayvan Çiftliği ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı romanlarıdır. Ayrıca bu iki yazar kadar çok bilinmese de David Mitchell’in Bulut Atlası da yine okunmaya değer distopik eserlerinden birisidir. Eserde bireylerin davranışlarının diğer bireylerin yaşamlarını tahminimizden daha çok etkileyebileceğini psikolojik bir dille ele almıştır yazar. Ve aslında kişileri iyi ya da kötü diye yaftalamadan önce, yaptığı davranışın, uzun vadedeki sonuçlarını bir kez daha değerlendirip ondan sonra karar vermemiz açısından bize yol gösteren bir kitaptır. Kötü diye bilinen bir karakterin devrim yaratan bir kahramana dönüşmesine ve topum tarafından iyilikleriyle anılmasına şahitlik ederiz eserde.

Ve gelelim ilk distopik eser sayılabilecek “Biz” romanına.. Zamyatin’in usta kaleminden çıkan bu esere, Aldoux Huxley, Ayn Rand, George Orwell, Kurt Vonnegut ve Ursula K. Le Guin için esin kaynağı olmuştur derler.. Eserde herkes numaralarla tanınmakta ve devlet tarafından her bir birey ayrı ayrı dinlenip gözetlenmektedir. Eserin kahramanı, devletin komşu gezegenlere girmek amaçlı yaptırdığı uzay gemisinin çalışmalarına katılan bir mühendistir ve bu mühendis bir günlük tutmaktadır. Herkesin devlete karşı duyarlı, faydalı ve fedakar olmasının gerekliliğiyle başlayan günlük, yavaş yavaş mühendisin devletin başındaki İyilikçi’nin matematiksel, kusursuz düzeninin sorgulanmasına dönüşür. Günlük bir nevi günlük değildir de, bir vatandaşın, vatandaş olarak kendini ve özlük haklarını sorgulaması, ülkeyi yöneten kişinin adaletsiz adalet sisteminin farkına varıp sisteme eleştirel gözle bakmaya başlaması ve bu vatandaşın gözünü açma yani uyanma serüvenidir..

Nereden geldik buraya kadar? Şuradan başlayayım toparlamaya. Yazının başında da dedim ya, distopik eserler GELECEK ZAMANLARDA geçen eserlerdir diye.. hani çiplerin takılması, hani insanların numaralarla adlandırılması, hani halkların isyan edip devrim yaratmaları ama devrimi yapan devrimcilerin, yeni düzeni yine kendi çıkarları doğrultusunda oluşturması, hani kanı bozukların kahraman olması.. vs.. işte tüm bunlar hangi gelecekte de bizler taa yüzyıllardır o geleceğin içinden çıkamadık.. hani nerede o bahsi geçen temiz yönetmiş devlet adamaları, mutlu mesut yaşamış halklar.. Olimposlu tanrılardan bu yana değil midir güçlü olan tarafın hep kazanan olması, adalet isteyenin hep ezilmesi..

Dünya mitolojisine göz atıyorum, 18., 19., 20. hatta 21. Yüzyılda yazılan eserlere göz atıyorum o GELECEK, hep gelmiş aslında ama biz hep ütopyaya sarılarak gelmediğinden medet ummuşuz ve şu da bir gerçek ki, domuz gücü ele geçirse, domuza tapacak o kadar çok kişi var ki bu ülkede, artık tavsiye etmiyorum okuyun diye.. çünkü okumuşun cahili katran karası cehalet bulaştırıyor gençlerimizin aydınlık geleceğine.. ve üzülerek tekrar söylüyorum ki aslında içinde yaşadığımız yüzyıl ütopik düşüncelere kapılarını kapatmış distopik bir yüzyıl ve bizi yönetenler de ütopyaya sansür koymuş, distopyaya baş koymuş İyilikçiler, halk ise düşük dozlarla kamçıya alıştırılmış, domuzu kutsal saymaya başlamış çiftlik mensupları..

Vasıf/sız

Unutmak değil bu bendeki, hatırlamaya değer bi’şey bulamamak sana dair hakiki.. hatırladıklarımın hepsi de benim sana emanet etmeye çalıştığım sıfatlardı.. yoksa onlar zaten sende var olması neredeyse olanaksız vasıflardı..

Sezen

Görünür onca şey varken, görmezden gelmek öyle kolaydı ki gözlerimizi ve bildiğimiz halde karşılıklı tüm gizlerimizi..keşke gözümüzle değil, özümüzle gördüklerimizi görmezden gelip, teni değil, tini görmemeyi, ruhumuzu örümcek ağlarıyla ördürtüp ele geçirtmemeyi, birbirimizi hissetmemeyi başarabilseydik.. ama olmadı, yapamadık.. gözümüzle de özümüzle de kanayana kadar, kanırta kanırta gördük bir kere yere inen korkak ve suçlu gözlerimizin birbirimizden kaçamayan kaçamak bakışlarını.. hiç kaçarı yok artık, unutamayacağız o görmezden gelinen son bakışı bir kere bile ömrümüzce..lanetidir ömrümüzün sonsuza kadar her özde, her tözde, her gözde hatırlamak o gözlerin gelişini göz göze.. ve belki de ayrı ayrı şehirlerde aynı şarkıyı dinleriz sezenden, uğruna yazılan son bakıştaki o gözler üzerine..

Nedir ki yaşamak?

..gördüğümüz et parçalarına ölüm üflenmiş yaşamdan öte.. ölüm kokusu var her hücrelerinde.. ölümle ödüllendirilmişler yaşamdan ziyade.. gün sayıyorlar cennete kavuşacakları güne..oysa bilmiyorlar cehennem kendi gözlerinde, kendi yüzlerinde.. kaçmaları ne mümkün nefes almayı yaşamak sandıkları sürece..

..

Başka adamlar siner tenine, başka eller değer tenine, başka anılar iz eder diline hatta başkaları girer en derinine ama yine de sen bende okuduğun şiiri unutamazsın.. öyle mi? Hadi ordan kadın.. inancımı yedin, bari ömrümü yeme..

Eserin ederi

Aşk da tıpkı bazı edebi eserler gibidir.. giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.. bazen giriş bölümünde esamesi anılmayan üçüncü ya da dördüncü ya da beşinci, altıncı, onuncu, yirminci karakterler gelişme bölümünde ortaya çıkarak sonuca daha kolay ulaşmamıza neden olurlar.. bazen öyle yavanlaşır ki gelişme bölümü, eseri daha tam anlamıyla okumadan ederini biliriz.. eserin ederi o kadardır..üç kuruşluktur.. yarım bırakmakta fayda vardır.. ve daha sonuca ulaşmadan kapağını kapatır gelişme bölümünü geliştirmeden sonuca kısa yoldan ereriz.. daha fazla vakit kaybetmeden yeni eserlere başlamak için.. çünkü yeni bir aşk da en az yeni bir edebi eser kadar güzel, iç gıcıklayıcı ve heyecan vericidir..

Hürriyetin esareti

Gururu dilinin ucuna ket vuranlar her daim kaybetmeye mahkumdur.. özgürlük, bazen kişinin kendi özgür iradesiyle tercih ettiği tutsaklığıdır.. yoksunluğun tutsaklığı, yitirişin tutsaklığı, ulaşamamanın tutsaklığı, hatırlamaya mahkum olmanın tutsaklığı ve hatta ve hatta her daim yarım, eksik, yenik ve yitik yaş/lar almanın tutsaklığıdır.. Yani demem o ki özgürlük tercihi kimi zaman, kazanmaya değil, kaybetmeye atılan ilk adımın adıdır..

Asli görev!

Katledin ey iman edenler.. akıtın damarlardaki tüm kanı son damlasına kadar… bir sevap kazanmak için bin günaha girip, kıyın on binlerce cana.. ve sonra oturup afiyetle yiyin titreyen etlerini; önce ayaklarını bağladığınız, sonra zorla yere yatırdığınız, ve en sonunda da gözünüzü bile kırpmadan boğazladığınız canlıların.. yiyin ciğerini, yüreğini, kemiğini ve daha bi’ kaç saat öncesine kadar geviş getiren işkembesini ve melül melül bakan gözlerini.. katledin hayvan da olsa bi’ anneyi.. nasıl olsa, senin midene hizmet etmek değil mi onun asli görevi..

Yol ve müzik

Uzun yol müziksiz, müzik anı’sız olmaz.. özenle seçilmiş melodilerin arasında, tıpkı dünyama takılan yanlış adamlar gibi, dilime de yanlış dolanan nakaratlar var.. benim aklım sende, seninkisikimde, benim aklım sende seninkisikinde.. hiç düşmüyor dilimden.. adam ne doğru söylemiş be..

Gol

Pas vermediğim halde gol attın.. nasıl oldu hiç anlamadım. Hiç ofsayta da düşmedim ama tam orta sahadan uzun pasla doksana çaktın.. bana, kız futbol takımının gelmiş geçmiş en usta oyuncusunun karşısında, en muzaffer mağlubiyetimi yaşattın.. kutsal kupa senindir ey kadın, doldur şarabını iç kana kana.. dudaklarından vücuduna akıta akıta..

İyi ki..

Ölüm.. her yaşta herkese yakışır da aslında, ölümün yakıştığı kişinin varlığına muhtaç kimse o kişiye ölümü yakıştıramaz ve kefenini ölçüp biçip ölen kişiye giydirmez.. ancak aslında ölüm her kişi için yeniden doğuştur da yaşadığını sanan er kişi bunu bilip kabul edemez.. ölüm aslında adaletsizlikler diyarının adalete açılan son kapısıdır ve bu kapıdan girmeden kimse bunu idrak edemez.. ölüm.. iyi ki “yeniden” doğdun..

Kedi

Ön bacaklarından birisini bir insanın sakat bıraktığı aşikar bir kedi 55. basamağın zirvesinde olup hayatının sıfır noktasına mahkum olmuş.. tıpkı benim hayatıma benziyor yürüyüşü.. sakatlığının farkında ama ilerlemeye mahkum, var oluşuna boyun borcundan.. tam 55 basamağın zirvesinde olan ama inişi göze alıp geçmişine bakamayan.. tam pes ettim derken kuyruğu dik tutmaya çalışan.. ve sakatlığının tek sebebi insanlar olan ama bunu kimseye ispatlayamayan ve ispat için çaba da harcayamayan..hayatı da kendi gibi siyah beyaz olan.. kediyle eşit olmak için, hayatımda son 15 basamak kaldı ağır aksak çıkmak zorunda olduğum.. kalan 5’se bile çarpın 3’le.. kalan 30’sa bile bölün ikiye.. sonra yazın haneme 15 diye.. ve sonra yazın sulara dağlara taşlara “yenilginin zirvesine dikti beyaz bayrağını ve hiç var olmadan gitti..” diye..

Saçmalık/mı/?

Mantık denilen oto kontrol sistemini devreye sokmak mantıklı bir tercih mi, yoksa 200 ila 400 gram arası bir organın,1330 ila 1800 gram ortalaması olan bir organa kafa tutması mı saçmalık olan? Nedir aşk, nedir hatırlamaktan azat edememek? Nedir unutmak, nedir usundan atamamak?hepsi gramla bile ederi olmayan hormonların oyunu değil mi ki bu da en büyük saçmalık..

Ben!

..kimse bilmez diye başlayan tüm cümlelerin ve tüm hikayelerin ve tüm şiirlerin sonunu bir ben biliyorum.. çünkü kimse bilmez diye başladığınız tüm başlangıçların ve tüm hikayelerin ve tüm şiirlerin sonunu bağlayan baş kahraman benim.. yenik, yitik ve bitik ama muzaffer bir komutan edasıyla kuyruğu daima dik o baş karakter benim.. ve ben gözünün yaşını, gönlünün ve ömrünün yaş’ına gizlemiş ve hedefini sineye çekmiş ve yüzünü ve gözünü ve özünü ve tözünü ve gözünün gördüğünü ve ruhunun görüşünü ve gönlünün ölüşünü gizlemiş, hayatın sillesini yemiş, ve düşmanı olan aşkı yenmiş herkesin şimdisini ve gelmişini ve geçmişini sikmiş sıfatsız ve yenik ve yitik ve bitik ama bi’ o kadar da hayata dair her şeyi ve herkesi görmüş ve uğruna ölmüş ve tüm düşmanları yenmiş ve “Bir zafer daha kazanırsam tamamen biteceğim” diyen ve diyebilen Pirus’un ta kendisiyim.. ben dünyanın en yenik zaferiyim..

Tanı/ma/mak

Herkes herkese herkes gibi.. herkes herkese sıradan, kimse kimseye sıradışı değil.. ta ki tanı/YA/mayana kadar..Kimse kimseyi tanımadığı sürece herkes herkese hayran.. tanıdıkça hayranlığını yitiriyor insan.. tanımazsan özünü, olursun herkese hayran.. görürsen içini zamanla, olur herkes herkes için sıradan bir hayvan..

..sensiz..

..çocukluğuMdan kalan yara izi’M.. ne kadar büyüseM de acısı hiç geçMeyeniM.. kabuk tutMaMış yaralarıMda hala dudaklarını hissettiğiM.. eksiğiM/sin/sensiz..

..koyayım

Çürük dişlerin arasından fışkırtılmış uzun menzilli tükürük gibi, yıllar öncesine dayanan nikotin dostluğunun çatallandırdığı ses tellerinin özensizce evrene bıraktığı en sıradan, bol keseden küfür gibi.. öyle sıradan, öyle mide bulandırıcı, öyle gereksiz.. öyle hiç.. im/sin ki.. hiç var olmamışız koca bi hiç’ten başka, hiçbir şey olamamışız senin nazarında.. senin ta.. ……na koyayım..

Zam’an

..zaman tıpkı ilaç gibidir.. herkesin sıkıntısı ayrı olduğu için, zamanın dozu da kişiye özeldir.. zaman.. kiminin hastalıklarına çare olurken, kiminin hastalığına yüksek dozaj olabilir.. zaman.. kimini iyileştirirken, kimini zehirleyebilir.. zaman.. bana iyi gelmiyor hiçbir zaman.. bir an önce olup bitmeli her şey, her an..

Kim?

Gözleri denize değdi kadının.. kendini bildiğinden beri geçen 40 yıllık zamanda bulamadığı huzuru arar gibiydi dalgalarda..hayatını ikiye bölersek ilk 20 yılında nefret duyduğu şiire, geriye kalan 20 yılda hayranlık duymaya başlamıştı. Dilinde çok sorulu ama hiç cevabı olmayan bir şiirin bölük pörçük bölümleri vardı.. aklında kalan bazı soruları denize sordu.. en çok da kim diye sordu.. kim sana şiir yazdı, ucuz kafiyeli bi’ kaç dize belki.. ne çok severdi Nazımı.. o da şiirlerini Vera’ya yazmıştı.. adına şiir yazılmamış olması ne büyük bir yaşam kaybıydı.. oysa çok severdi şiiri son yirmi yıldır.. ve ne çok sevdiği deli dolu aşkları olmuştu.. ama hiçbirisine, adına şiir yazdıramamıştı.. zaten şiir işi de ısmarlama bir iş değil, ruh işiydi.. demek ki kimsenin ruhunu titretememişti.. aklından geçirdiği yarım yamalak şiirin en çok sorulu dizelerini de unutup 40 yıldır bulamadığı huzuru yeniden dalgalarda aramaya koyuldu. Ayakları denize değdi.. bulanıktı rengi.. yarım kalmış şiir gibi.. aklında kalan dizeleri de, cevabını alamadığı soruları da unuttu.. gitti.. bir tek şeyi unutamamıştı. Kendi kendine sorduğu, ve cevabını hiç düşünmeden verdiği soruyu.. kim?

DENİZ

Bitti mi gecen, sevişmen, ruhunla didişmen.. ve yine yeniden kendine yenilmen? Bu geceden sonra ben artık ölsem de ne ölüme ne de kimseye yenildim demem.. çünkü bilirim ki her yenilgim, güçlenmem adına en büyük zaferim.. ben zaferle gittim artık senden, bu yüzden ikinci kez aynı hataya düşmem.. Unutma! In idem flumen bis non baptizatus! O yüzden vakit “DENİZ”lere açılma vakti.. hem de hemen!